Varoluş ve Anlam
Her yaşam, belirli zaman ve mekânda bir canlı formuna bürünür ve hayatın sağladığı imkan ve olanaklar çerçevesinde temel ihtiyaçlarının neden olduğu ve doğal olarak maruz kaldığı içsel etkilere çevresi aracılığıyla tepki vererek varlığını korumaya, güçlendirmeye ve sürdürmeye çalışır…
Biz insanlar dışında, bu olağan durumu sorgulamaya, anlamaya, anladığı şeylerden kişisel manalar yaratmaya ve bir hakikat talep etmeye çalışan başkaca bir canlı yoktur. Diğer canlılar bu olup biten kısır dönüyü yaşamakla yetinirken, sadece “yaşamak” bizleri yeterince tatmin etmeye yetmez. Biz insanlar olup bitenleri bir nedene bağlamak, bu nedenlerden sonuçlar çıkarmak ve çıkan sonuçlardan amaçlar, hedefler, bireysel mana ve değerler üretmek isteriz. Bu manada, diğer canlılara yeterli, çoğu zaman fazla gelen bu dünya, bizler için fazlasıyla dar ve içinden çıkılmaz hale gelir. Şundan dolayıdır ki; diğer canlılar gibi yeryüzünden sadece yeme, içme, üreme, güvenlik ve sağlık gibi temel ihtiyaçları talep etmekle kalmaz, bir de, dünyayı bize anlam düzeyinde aklıselim cevaplar vermeye zorlarız. Çünkü bir anlam olmadan, sadece diğer türler gibi yaşamı deneyimlemek bizi içten içe rahatsız eder ve huzursuzluk hissi yaratır. Şu sebeple; bizler “anlam ”sayesinde hayvanlardan ayrılır, fasit daire şeklinde kendini tekrar eden monoton bir yaşam biçiminden uzaklaşır, hayatımızı zenginleştirir ve deneyimlerimizi kaliteli ve özgün bir hale getirmek isteriz. Bu nedenlerle kendimize amaçlar belirler, hedefler koyar, bunların neticesinde anlamlı ve kıymetli sonuçlara ulaşmak ve hayatımızın özel bir değere ve öneme sahip olduğunu bilmek isteriz.
Kısacası biz insanlar, bireysel yaşamlarımızın “pahalı” olduğu sonucuna varma eğiliminde hayatlar sürmek isteyen ve de “anlam” ihtiyacına sahip, canlı varlıklarız...
Bu yazımda; İnsan Varoluşunu ve Anlam kavramını kişisel bakışıma paralel şekilde yorumlayarak, Varoluş ve Anlam hakkında çıkarımlarda bulunmaya çalışacağım.
Konu Varoluş olunca, egzistanyalist görüşlere değinmemek olmaz düşüncesiyle öncelikle Varoluşçuluk felsefi akımına kısaca ve kafi düzeyde değinmek istiyorum.
Varoluşçuluk veya egzistansiya
Kısacası Varoluşçuluk, hayatın temelde anlamsız ve saçma olduğunu, yeryüzüne istenmeden fırlatılmış olan bireyin yapacağı kişisel seçimlerle ve sahip olduğu özgürlük yetisiyle bu durumu tersine çevirme fırsatının bulunduğunu, bundan dolayı insanın özgürlüğe hem mahkûm hem de mecbur olduğunu öne sürer. Varoluşçuluk fikrine göre insan eylemlerinden nihai olarak sorumludur, tıpkı hürriyete sahip olduğu gibi…
Bireyselliğe, insan tercihlerine, özgürlük duygusu ve insan iradesine yaptığı vurgulardan ötürü varoluşçuluk ekolu anlam arayan insanın önüne pek çok fırsat sunar, ayrıca bireysel çeşitliliğin önünü açar, kendini gerçekleştirmek isteyen bireye potansiyel bir felsefi destek sağlar. Böylelikle bireyin, topluluk içerisinde eriyip yok olmasına engel olur. Bunun gibi sıralanabilecek pek çok avantajları vardır bu felsefenin…
Ancak bu felsefi akımın yaşama dair karamsar bakış açısı, insanı toplumdan izole eden anlayışı, bireyi doğuştan “belalı” bir varlık olarak görmesi, ayrıca insanı hayatından tümüyle sorumlu tutması, özgürlüğü insanın üzerine ağır bir yük olarak koyması; seçim ve davranışın çevreyle, biyolojik, psikolojik yapıyla, toplumsal şartlar ve kültürel durumlardan doğan yanlarından bağımsız olarak değerlendirmesi insanı yüzeysel bir bakışla ele aldığı izlenimini yaratıyor…Hayatı saçma, bulantı, kaygı yumağı ve anlamsız bir şey olarak tarif ederek bireyi neredeyse intihar etmeye teşvik ediyor, hatta intihar etmeyi düşünen insana intihar düşüncesinin de saçma olduğunu söyleyerek adeta kafa karıştırıcı, anlaşılması ve yaşanması güç bir felsefe haline geliyor… Bana kalırsa ortaya çıktığı dönemin politik, ekonomik ve askeri etkilerine fazlasıyla kapılmış hatta, içinde doğduğu dönemi tüm insanlığın genel geçer özeti sanarak mutlak bir reçete sunmaya çalışması abartılı iddialar yüklenmesine neden olmuş…Bugün teknolojik ve bilimsel gelişmeler insan doğasının psikolojik, kültürel, politik ve sosyal ortamlardan fazlasıyla etkilendiğini, davranış kalıplarının bu sosyal süreçlerin etkisi neticesinde ortaya çıktığını ve karar alma mekanizmasının irade dışında bir dizi karmaşık olaylar neticesinde ortaya çıktığını kanıtlar nitelikte bulgu ve araştırmaları ortaya koyuyor.
Varoluşun ardından Anlam konusuna gelecek olursak;
Öncelikle Anlam hakkında bir şeyler söylemeden önce bu konunun üstadı olarak kabul ettiğim ünlü düşünür Arthur Schophneaur’un Hayatın Anlamı kitabında insan yaşamının anlamına dair öne sürdüğü fikirlerini ve görüşlerini ele almak istiyorum.
“Hayatımızın belli günlerinin mutlu olduğunu dikkatimizi ancak bunların yerini mutsuz günler aldığında çeker. Zevkler ve hazlar arttıkça bunlara karşı duyarlılığımız azalır. Alıştığımız şeyleri artık bir zevk olarak hissetmeyiz. Fakat acıya duyarlılığımız tam da bu şekilde artar. Çünkü alıştığımız şeyin(kökünün)kesilmesini acı biçiminde hissederiz. Dolayısıyla zaruri olanın ölçüsü sahip olmayla artar ve böylelikle acıyı hissetme kapasitesi de. Saatler ne kadar hoş geçirilirse o kadar çabuk tükenir ne kadar acıyla geçilirse o ölçüde uzaklaşır uzar, geçmek bilmez. Çünkü müspet mahiyete sahip olan şey zevk değil acıdır, onun bizzat mevcudiyeti kendisini hissettirir. Benzer şekilde eğlendiğimizde değil sıkıldığımızda zamanın farkına varırız. Her iki durumda hayatımızın en mutlu anının onun(varlığımızın) en az farkına vardığımız an olduğunu kanıtlar, demek ki ona hiç sahip olmasaydık daha iyi olacaktır…. Hayatın boşluğu üzerine; bu boşluk anlatımını genel olarak şeylerin varoluş tarzında, her ikisinde de insanın sınırlı varoluşuyla karşılaştırıldığında, Zaman ve Mekanın sınırsız doğasında yegane gerçek varoluş tarzı olarak göz açıp kapayıncaya kadar geçip giden şimdide: her şeyin birbirine bağlılığında ve izafiliğinde; sürekli olarak Varlık olmaksızın oluşta, tatmin edilmeksizin mütemadiyen arzulamada; hayatın tarihi oluşturan uzun savaşta zafer kazanılıncaya kadar çabaların sürekli olarak boşa çıkmasında bulur...”
Düşünür burada acı çektiğimiz anların mutlu olduğumuzunkilere kıyasla daha fazla olduğunu, bir nevi hayatta acının esas, mutluluğun ise bir istisna olduğunu dile getiriyor. Devamında ne kadar çabalanırsa çabalansın tüm gayretlerin boşa çıkacağını, hayatın boş ve yaşamaya değmez olduğunu güzel bir açıklamayla öne sürüyor.
Fakat bu efsane eserin bir yerinde kendisiyle çelişen bir yanını gördüğümü düşünüyorum, o satırları da burada paylaşmak istiyorum:
“Bir insanı yargılarken onun temelinin hiç olmaması gereken bir şey, ilk günah olarak anlamalı ve bu yüzden ölüme yazgılanmış, günahkar, ters, bozuk ve saçma bir şey olduğu fikrini ya da bakış açısını her zaman göz önünde bulundurmalıyız. Bu esaslı biçimde kötü tabiat gerçekte hiç kimsenin alıcı gözüyle bakmaya, yakından incelenmeye dayanamamasıyla doğrulanır. Böyle bir varlıktan ne bekleyebiliriz?”
Burada düşünür, insanın hiç olmaması gereken bir günah, bir çeşit hata ve boşuna dünyaya gelmiş saçma bir yaratık olarak gördüğünü, bu konuda yapılacak pek bir şey olmadığını, bu nedenle insanları anlamaya çalışırken bu şekilde bir bakış açısı kurulması gerektiğini öne sürmüş olup; farkında olarak ya da olmayarak empati, merhamet ve insan ilişkilerine dair dolaylı bir anlam iddiasını, yani aslında bu konuda yapılabilecek bir şeyle olduğunu öne sürmüş… Zira bir çok dini inanış ve sivil toplum kuruluşları yaşamın anlamını ve önemini merhamet ve empati gibi değerler üzerine kurmayı teklif ediyor. Bu nedenle filozofun burada kendisiyle çelişen fikirleri olduğu sonucuna vardığımı ifade etmek istiyorum.
Düşünce tarihinde bir çok düşünür mütemadiyen Hayatın Anlamı nedir? Diye sorup tartışma alanları yaratmış ve bu sorgulamalardan değişik cevaplar ortaya çıkmış…Ancak bugüne kadar genel geçer ve herkesin sahiplendiği, “aradığım cevap tamda buydu” dediği bir sonuç görülmemiştir.
Hayatın temelde anlamsız, kaos ve boşluk üzerine kurulu bir hiçlikten gelmesi onu kolayca “manasız” yaşayabileceğimiz savına dönmez… Çünkü bu durumu, içerisinde anlam üretilebilecek bir zemin ve bir fırsat olarak görmek mümkün. Anlama dair büyük ve iddialı anlatılara, cevaplara ihtiyacımız yok aslında…Kimisi hayatın anlamını küçük bir piyanoda, kimisi bir tuvalde, bir başkası kariyer basamaklarında, bazıları sosyal ilişkilerde, kitap sayfalarında, hobilerde, bazıları ise dini bir yaşantının içerisinde arayabilir ve aradığı yerde bulabilir… Bu anlam illa bir denklemle ifade edilip, bilimsel bir hipotezle açıklanmak zorunda değil…
Bana kalırsa, Hayat anlamlı mı yoksa anlamsız mı? diye sorulan sorunun kendisi biraz sıkıntılı gibi zira hayat özü itibariyle zaten anlamsız dolaysıyla yanlış bir sorunun doğru cevabını bulmaya çalışmak da bir yerde anlamsız bir çaba ihtiva eder; bu nedenle varoluş ve anlam konusunda sorumuzu değiştirmek, problemi daha uygun ve cevaplanabilir bir hale getirmek gerekir. Bu çerçevede soruyu başka bir kılıfla sorduğumuz takdirde makul bir yanıt alma ihtimaliz artar…
Tüm bunlardan dolayı Varoluşa ve Anlama dair asıl soru şu şekilde sorulmalı: İnsan varoluşuna ne kadar anlam katabilir? bana kalırsa bu soru daha yerinde hatta doğayla, varlığımızla ve hayatla ilişkimizi daha iyi ve net şekilde tarif eden bir suale ve soru değerine sahip… dolayısıyla bu sorunun cevap yaratma potansiyeli daha yüksek…
Peki öyleyse soralım: İnsan varoluşuna ne kadar anlam katabilir?
İnsan Varoluşuna, yarattığı değer ölçüsünde anlam katar, Varoluş ise yaratılan değer kadar anlam ve önem ihtiva eder…