Kuantum Evreni ve Deterministik yasalar arasında Özgür İrade Problemi
“Havaya atılan bir taş, düşünebilseydi kendi isteği ile yere düştüğünü sanırdı” SPINOZA
Nedir Özgürlük?...Üzerine destanlar, şiirler, kitaplar, romanlar yazılan, uğruna savaşlar verilen, kahramanlık hikayelerine konu edilen, ulusların ayrı bireylerin ayrı peşinde koştuğu ve hayalini kurduğu, adeta yaşamın ana fikri haline getirilen yüce ve anlam dolu bir fikir, bir arzu , bir idealdir özgürlük…
Bu yazımda sizlere özgürlük fikrini analiz etmeye çalışacağım, öncelikle onu fiziksel dünya içerisinde daha sonra insan ontolojisi ve sosyal gerçeklik bağlamında ele alıp; özgürlük denen şeyin ne olduğu; onun kosmozda, insan yaşamında ve toplumsal dünyada mümkün olup olmadığı konusunda kişisel araştırmalarıma, öznel tecrübelerime ve fikirlerime dayanarak bir şeyler söylemeye çalışacağım.
Bireyin iradi seçimlerinden doğan ve kararlarla birlikte harekete dönenen eylemlerinin özgür olup olmadığını anlayabilmek için öncelikle eylemin sahibinin içerisinde bulunduğu fiziki, sosyal ve kültürel yaşama bakmak gerekli olduğundan, yaşadığımız evren hakkında iki büyük fizik kanunu olan İzafiyet ve Kuantum fiziğinin evren hakkında ne söylediğine bakmak icap ediyor.
İZAFİYET TEORİSİ;
Bugün kullandığımız son teknolojik cihazların büyük bir kısmı, Einstein’in izafiyet teorisindeki matematiksel prensiplerin algoritmalara dönüştürülmüş uygulamalarıyla çalışıyor. Bu nedenle evren hakkında bir varsayımda ya da hipotezde bulunurken onun kuramlarını dikkate almak elzem bir durum. Teknik konularla yazıyı sıkıcı hale getirmemek için burada İzafiyet teorisinin kendisini değil de, o teorinin arkasındaki felsefi dayanağı ve varsayımları dikkate almak istiyorum.
Einstein’ın uzayı, zamanı, ışığı ve galaktik hareketleri tarif etmek için ileriye sürdüğü, matematiksel, gözlemsel ve deneysel olarak güçlü kanıtlarla dolu bu teorinin arkasındaki varsayım; evrenin hareketinin neden-sonuç prensibine dayandığını, şimdiki olayların geçmişten, gelecekteki olayların ise şimdiki olaylardan türediğini, olayların birbirleriyle sıkı sıkıya illiyet bağından meydana geldiğini, evrenin bir makine gibi programlı bir şekilde hareket ettiğini, bu “makinenin” programlarına ait fiziksel kanunların ortaya çıkarılması halinde evrenin sırının çözüleceğini, meydana gelen ve gelecek olan her şeyin anlaşılabilir ve açıklanabilir olduğunu, evrenin ihtimallere ve kapalı olduğunu, belirsizliğin henüz açıklayamadığımız ama aslında bu belirli olmama halinin arızi olduğunu, zaman içiresinde bu belirsiz ve rastlantısal görünen şeylerin açığa çıkacağını ileri sürmüştür. Hatta Einsten, bu düşüncesinde o kadar ileri gitmiştir ki, evrenin neredeyse 2 cmlik bir denklemle açıklanabileceğini düşünmüş ve ömrünün son yıllarını “her şeyin teorisi” ni bulmaya çalışarak geçirmiştir.
Einsten’a göre, evrende mutlak özgürlük gibi bir şey söz konusu değildir. Ona göre “Tanrı zar atmaz” ve her şey keskin fiziksel yasalarla önceden belirlenmiş, hesap edilmiş ve plana koyulmuş kategorik hareket parçalarının zamansal bir çizgi üzerinde süreklilik halinde peş peşe meydana gelmesinden müteşekkil oluyor… Kısaca Einsten’a göre, ayaklarımızla yere basmak bizim değil yer çekimi yasasının bir kararı…Yani kısacası Einsten fikirlerini, klasik fiziğin temel varsayımları üzerinden referans alarak geliştirip öne sürmüştür.
Fakat aynı yıllarda bilim dünyasında Max Planck’ın ortaya attığı Kuantum teorisiyle büyük bir bilimsel olay daha yaşandı… Bu büyük fizik teorisi, Einstein’in İzafiyet teorisinin atom altı parçacıkların hareketini açıklamada yeterli olmadığını, izafiyetin galaksilerin hareketini açıklamak için gösterdiği performansın, atom altı partiküllerin davranışlarını izah etmekte zayıf kaldığını öne sürdü..
KUANTUM FİZİĞİ
Büyük fizikçi Max Planck'ın bir kara cisim tarafından yayınlanan enerjinin dalga boyu dağılımının sıcaklığa bağlı fonksiyonu hakkında elde ettiği deneysel gözlemler , klasik fizik tarafından yapılan öngörülerle uyuşmazlık gösteriyordu. Planck yaptığı araştırmalar sonucunda , enerji ve frekans arasında bir ilişki ortaya koymayı başardı. Bu buluşun klasik fizik üzerindeki etkisi ilk zamanlar hiç olumlu karşılanmadı. Fakat , klasik fizik ile uyuşmazlık gösteren bir çok olayda ortaya koyduğu başarılı hesaplamalar, tüm fizikçiler arasında yavaş yavaş kabul görmesine neden oldu.
Yine aynı yıllarda ünlü fizikçi Heisenberg, bir kuantum parçacığının, mesela bir elektronun yerini veya momentumunu sadece belli bir kesinlikle ölçebilirsiniz. Yani bir parçacığın bulunduğu konumu veya hızını kesinlikle bilmek imkansızdır, diyerek determinist fikirlere meydan okudu.
Bir başka fizikçi Young’ıın yapmış olduğu Çift Yarık Deneyi olarak da bilinen bir deney, fotonlar gibi parçacıkların hem dalga, hem parçacık olarak davrandığını ortaya çıkarması bakımından bilim için büyük öneme sahip olan bir deneydir. Dahası, bu deneyden sonra, sadece ışığın değil, elektronların da dalga özelliklerine sahip oldukları kanıtlanmıştır. Bu deney, Deterministik anlayışa dayanan klasik fiziğin iddialarını zorlayacak ve onu çelişkiye düşürecek sonuçlar üretmiştir. Bu deneyde gözlemci etkisi, öne çıkmıştır.
Kauntum fiziği atom altı dünyayı açıklarken, izafiyet teorisi Galaktik düzeyde evreni açıklar. Birbirleriyle çelişen bu iki teorinin makalem açısından önemine gelecek olursak…İzafiyet teorisi özgürlüğü red eder gibi bir pozisyonda dursa da, kuantum teorisi deterministik bakışı kabul etmeyen, onunla çelişen sonuçlar ortaya koyar ve hürriyet konusuna yeşil ışık yakar…Fizik kanunları açısından özgürlük meselesi halen “ortada” bir konu olarak duruyor…
Gelelim insanın özgürlük problemine. Öncelikle burada da insan tabiatını, davranışların doğasını ve eylemlerin arkasındaki zihinsel süreçleri inceleyen modern sosyal bilimlerden biraz bahsetmek gerekir diye düşünüyorum. Bu amaçla da, davranışların kaynağı olan insan beyninin yapısal ve işlevsel özelliklerinden ayrıca benim de favorim olan psikanaliz teorisi üzerine bir şeyler söylemek istiyorum.
İNSAN BEYNİ:
Biyolojik bir madde ve yapı olarak ise insan beyni, ortalama 1,5 kğ ağırlığında olup, merkezi sinir sisteminin ana organıdır. Beynimiz çoğunlukla yağ ve proteinden oluşur. Başlıca 4 bölüme ayrılır. Bunlar beyin, beyincik, beyin sapı ve ara beyindir. Beyin oksijen ve glukozı enerji olarak kullanır. Beyin Frontal, parietal, oksipital, Temporal ve Serebellum olmak üzüre 5 lobdan oluşur. İşlev olarak insan beyni, sinirler ve omurilik sayesinde merkezî sinir sistemini kontrol eder, çevresel sinir sistemini yönetir ve hemen hemen insanın tüm işlevlerini düzenler. Kalp atışı, soluk alma ve sindirim gibi istemsiz eylemler, otonom sinir sistemi yoluyla farkına varmadan beyin tarafından yönetilir. Düşünce, mantık ve soyutlama İnsan beyninde tahminen 85 milyar civarında nöron bulunur. Bu nöronların bir kısmını bilinçli faaliyetlerimiz için kullanıyoruz ama çok büyük bir kısmı bilinçaltı süreçler için iş görüyor. Form olarak nöronların her biri kendi aralarında ağaçlarla dolu bir orman ya da kablolarla donatılmış bir telefon şebekesi, internet ağı şeklinde on biner küsur farklı bağlantı ile ilişki ağı şeklindedir. Beyin bu internet ağı şeklindeki yapı üzerinden nöron adı verilen özel hücreler aracılığıyla bilgi alış verişinde bulunur. Nöron hücrelerin baş kısmına soma deniyor. Nöronlarda somadan dışarıya doğru uzayan kollara dendrit, somadan başka nöronlara doğru uzayan ince uzun kola da akson deniyor… Dendritler ve akson uçları dinamik bir şekilde etkileşip ayrılabiliyorlar, bu şekilde beyinde milyonlarca bağlantı kuruluyor. Bağlantı noktalarına sinaps adı veriliyor. Sinir sistemimiz, nöron devrelerinin oluşturduğu dev bir ağdan oluşur. Nöronlar arasında veya bir nöron ile başka tür bir hücre arasında iletişimi sağlayan kimyasallara nörotransmiter adı veriliyor. Sinir sistemi boyunca sinirsel sinyaller bu kimyasal taşıyıcılar aracılığıyla iletilir. Sinir hücreleri arasındaki bağlantı ve sinyal aktarımı ise sinaps denilen ve iki sinir hücresi arasında bulunan bölgelerce sağlanır. Bu bağlantı bölgelerinde sinyalin geldiği nörondan salgılanan nörotransmitterler, karşıdaki nöronun hücre yüzeyinde bulunan protein reseptörlerince algılanarak sinyalin bu hücreye aktarılmasını sağlarlar…Nöron hücreler elektrik sinyalleri aracılığıyla gerek vücut içiresinden gerekse dışarından gelen bilgilerin dağıtımını sağlarlar. a gibi daha karmaşık zihinsel eylemler ise bilinçli olarak beyin tarafından yönetilir. Bir çok bilimsel araştırma insan bilincinin, bilinçdışı süreçlerden etkilendiğini ve bilinçli alanın bilinçdışı süreçlerle paralel şekilde hareket ettiğini ortaya koymaktadır. Bilinç ile bilinçdışı alan işbirliği yaparak seçenekler arasında tercihte bulunmamızı ve karar almamızı, bunun sonucunda da , davranış geliştirmemize neden oluyor.
PSİKANALİZ:
Psikanaliz kuramı insanın ruhsal dünyasını dinamik bir modelle açıklar. Sigmund Freud, insan bilincinin ve davranışlarının kaynağının bir dizi dinamik süreçler sonunda ortaya çıktığını fark etti ve bunu kuramında modelleştirerek Tıp, sanat, siyaset, toplum bilimleri üzerinde geniş bir etkide bulundu. Freud, insan bilincinin bir takım bilinçdışı alandan kaynaklanan motivasyonlar neticesinde şekillendiğine inanıyordu. Bilincin arkasında kabaca "id"olarak tanımladığı ilkel dürtüleri temsil eden bir bölüm bulunduğunu, bu ilkel dürtünün çocukluktan kalma istek ve hazları tatmin etme çabasında olduğunu, İd'in tam karışışında ise süper ego adında ilkel talepleri reddeden, insanın ahlaki yönünü temsil eden bir bölümün bulunduğunu ,id ile süper ego arasındaki amansız mücadele ve rekabeti ego adıyla temsil eden bilincin bir diğer parçasın daha bulunduğunu, id ile süper ego arasındaki çatışma ve rekabetin ego tarafından kontrol ve denetim altına alındığını, sonuç olarak ego sayesinde kişinin dengeli, uyumlu ve makul bir davranış ortaya sergilediğini ileri sürdü. Freud aynı zamanda bilinçdışı alanın çocuklukta yaşanan olaylardan ve libidinal süreçlerden etkilenerek bir forma büründüğünü düşünüyordu… Freud’a göre insan bilinci biraz kaotik birazda deterministik bir yapıya sahiptir…
Sonuç olarak;
Bir dizi genetik süreçler sonucunda cinsiyetimize karar veriliyor, aynı zamanda organlarımızın tüm detayları ve özellikleri aktif bilincimizin dışında alınan kararlarla meydana geliyor. Sonra birden bire doğruyoruz, sonra bize bir isim veriliyor, bir kütük bilgisine kaydedilerek, numaralandırılıyoruz, akabinde bir ailenin, bir kültür çevresinin, nihayetinde muayyen bir zamanın ve mekanının yeni ve özgün bir parçası oluyoruz. Büyürken ve gelişirken ailenin, kültürün, içinde bulunduğumuz zaman ve mekanın, aynı zamanda bağlamın da etkileriyle öyle ya da böyle bir kişilik kazanıyoruz. Sonra bu kişiliğin referansıyla bir karakter ediniyor ve davranış sergilerken bu doğal süreçlerin tezahürlerini ortaya seriyoruz.
İnsan hal ve hareketleri büyük ölçüde aile, kültür, toplum, çevre, eğitim, geçmiş tecrübeler, bilinç dışı olaylar ve genetik özellikler sonucu ortaya çıkıyor…Onu ya da bunu yaparken, tersini veyahut doğrusunu düşünürken, iyisini kötüsünü hissederken, mantıklı ya da mantıksız davranırken maalesef “bizim” dışımızda gelişen faktörler “bize ait” kabul ediliyor ve sorumluluk davranışın sahibine fatura ediliyor.
Madde ve enerjiden ibaret evrenin kendisi özgür olabilir ya da olmayabilir ancak fiziksel, kimyasal, biyolojik ve psikolojik olarak harmanlanmış, üst üste bindirilmiş, verili bir zaman ve mekanda bağımsız kararlarla meydana gelmiş bir organizmanın etki altında sergilediği davranışların özgürlükten ve bir iradeden kaynaklandığını öne sürmek fazlaca ağır bir iddia…
Davranışın ahlaki ve hukuki sorumluluğu konusunda şunu da ayrıca ifade etmek gerekir ki, yargı konumundaki kişilerde zorunluluk hali içerisinde bulunduğundan aynı deterministik prensipler onları da dolaylı olarak kuşatmış olacaktır.. Bu anlamda cinayet işleyen bir kimse eylemini ne kadar zorunluluk ilkeleri çerçevesinde meydana getirmiş ise, onu yargılayan ve cezalayan adalet mekanizması da o kadar deterministik bir süreç sonunda hüküm vermiş olacaktır.. Yani deterministik bir eylem yine deterministik bir tepki mekanizmasıyla cevaplanmış olacaktır. Suçlu özür değilse Hakim de özgür değildir çünkü Yargıç' da önceden belirlenmiş yasalar, örfler ve adetler etki alanıyla sınırlıyor...Sonuçta zorunlu bir etki zorunlu bir tepki üretiyor..
İnsan bu haliyle özgür bir varlık değil, bunlardan ötürü ferdi hürriyet problemi şu aşamada bana kalırsa düşünebilen bir taşın yere düşerken bunu kendi isteğiyle yaptığı sanrısına benziyor… Fakat özgürlük konusu da insan için öyle kolayca nokta konulup kapatılacak basit bir mevzu değil. Bu nedenlerle özgürlüğün mümkün olup olmayacağı meselesinde, determinizme eleştiri getirenlerin eli, karşıtlarınınkine nazaran daha zayıf diye düşünüyorum…
