Küresel Adalet Mümkün Mü?

   


                             Klasik ve bilindik tanımıyla İktisat;  kıt kaynaklarla sınırsız insan istekleri arasındaki ilişkiyi inceleyen, bu ilişkinin doğasını araştıran, kısacası bu iki unsur arasında denge noktası arayan bir bilim dalıdır… Bu tanımdan insan ve doğa arasında bir mütekabiliyet sorunu, bir uyumsuzluk bulunduğu aşikar… Başka bir deyişle doğa ana, insanın bitmek tükenmek bilmeyen arzu ve taleplerinin karşılanması konusunda sürekli  bir   “açık” veriyor… Yaşam muhasebesindeki bu açık, sıklıkla insanların aleyhine ve bazen de doğanın kendisine dönerek bir zarar haline geliyor… Yaşanmış hemen hemen tüm savaşların, politik anlaşmazlıkların hukuk mücadelelerinin temelinde aslında bu zarar bilançosu yatıyor…Bütün hukuk sistemleri, ilahi çağrılar ve ahlaki öğretiler bu zararın nedenlerini kendini merkeze alarak açıklıyor ve bir açıklama modeli üzerinden çözüm reçetesi sunuyor…İnsan tabiatındaki bitmek bilmeyen arzu ve tatmin olmayan isteklerin doğaya diretilmesi ve onun  aracılığıyla karşılanmaya çalışılması bir yerde doğayı ve arzunun sahibi olmayan, isteklerden bağımsız diğer insanların da aleyhine sonuçlar doğuruyor. Neticeten bu durumdan da küresel adaletsizlik meselesi türüyor…

Bugün yeryüzünde yaşayan insanların bir çoğu kıtlıkla birlikte hayat sürüyor, büyük bir  kısmı açlık sınırı ile,  geri kalan büyük kısım ise “asgari yaşam standartları” ile var olmaya çalışıyor…Çok küçük bir azınlık ise,  maalesef nüfusunun tersine,  yüksek standartlarda pastadan payını alıyor…Bu dengesizlik insanları bir yer de denge arama girişimine sürüklüyor ve buradan da doğal olarak güç savaşları ve rekabet mücadeleleri doğuyor…Tüm kesimler standartlarını koruyacak, güçlendirecek ve koşullarını daha iyi hale getirecek talepler öne sürüyor… Doğanın kendisi dile gelip bize bir çözüm önerisi getiremeyeceğinden,  bu insanlık problemini, aynı zamanda sorunun tarafı ve muhatabı olan,  yine insanın kendisi çözmek zorunda kalıyor. Problemin bu grift yapısı,  sorunu daha karmaşık  ve içinden çıkılması zor bir hale getiriyor… Çünkü Davacı, Davalı ve Dava Konusu anlaşmazlığın kökeni  bir yerde aynı biyolojik ve psikolojik kökenden türüyor ve sorunu çözme merciinde bulunan kimselerin de  maalesef benzer özeliklere sahip olması, evrensel bir hukuk, müşterek bir etik,  kısacası küresel bir  adil düzen sağlanabilmesine engel oluyor…Bu evrensel sorunun çözümleri için bir çok ideoloji, felsefi akım, politik model ve hukuk sistemleri öne sürülmüş ancak gelinen aşamada maalesef bir başarı, bir ilerleme sağlandığı pek söylenemez. 

Yazımın bu kısmında bu başarısızlığın ve zarar hesabının nedenini insan ontolojisi etrafında kendimce anlatmaya çalışacağım… Her ne kadar sorun küresel ve evrensel düzeyde olsa da, problemin filizlendiği yer en temelde insan tabiatı… Böyle olunca, bu tabiatın yapısını biyolojik, psikolojik ve sosyolojik olarak tahlil etmek kaçınılmaz oluyor. Çünkü nihayetinde insan doğasının kendisi evrensel adalet değerlerine uygun mu ya da ne kadar uygun, buna bakmak gerekiyor.

Biyolojik olarak insan tabiatı:

Hücresel yapılardan meydana gelen bir organizma olarak insan; adaptasyon, varyasyon, mutasyon  ve doğal seleksiyon süreçleri sonunda sahip olduğu genleri çevresiyle giriştiği ilişkilere uyum sağlayarak geliştirmek, geliştirdiği  özellikleri korumak ve  bir sonraki kuşaklara aktarma eğiliminde olan bir canlıdır… Bu biyolojik gerçeklik doğal olarak çevre ve diğerleri ile kaçınılmaz bir rekabeti ve bunun neticesinde de mücadele ve savaşı tetikliyor…Böyle olunca organizma, ayakta kalmak ve çevreye uyum yeteneğini arttırmak için “diğerleriyle”  ve  de çevresiyle mücadele ederek evrimsel paydan kendi lehine daha büyük bir pay talep ediyor. Yani evrensel düzeydeki savaşların ve rekabetin minyatür özellikleri,  henüz insan yeryüzüne gelmeden önce, aslında  organizma düzeyinde başlıyor.

 

Psikolojik olarak insan tabiatı:

Genetik süreçler neticesinde insanlık haline bürünen organizma adaptasyon  yeteneği neticesinde geliştirdiği  bilincine paralel olarak bir de bilinçaltı donanıma sahip oluyor. Bilinçaltı süreçler ise “id-ego-süper ego şeklinde diyalektik öğelere bölünüyor…Psikolojik organizma bu kez, evrensel çatışma ve rekabet olgusunu, güç mücadelesini psikolojik alanda kendi içerisinde sürdürüyor…Üçe bölünmüş bu yapının her biri, tıpkı büyük ulusların yaptığı gibi “pastadan en büyük payı” talep ediyor.

 

Sosyolojik olarak insan tabiatı;

Toplumsal hayata adım atan psikolojik organizma bu kez de; ekonomik, politik, ideolojik ve Sosyo-kültürel  olarak bölünmüş ve kendi içerisinde rekabet eden ve güç mücadelesi veren bir yapı içerisinde varlık gösterip, bölünmüş ve ayrışmış gruplar içerisinde kendine yer edinmeye çalışarak var olmaya çabalıyor,  hatta “bu uğurda mücadele vererek harici şartlara direniyor...

Uluslararası bir varlık olarak insan tabiatı; biyolojik, psikolojik ve sosyolojik olarak  öyle ya da böyle bir yerde konumlanan organizma, geçirdiği safahatlara paralel olarak yeryüzü üzerinde de , kendi adına haklı ve meşru olarak  yine “pastadan büyük” payı almak istemeye devam ediyor.

Anlaşılan o ki tüm insanlar, henüz doğmadan evvel güç savaşı, çıkar çatışması ve rekabet mücadelesi içerisinde varlık alanından kendi lehine bir yer edinmeye ve bu zemin üzerinden ayrıcalıklarını  amansızca arzu etmeye meylediyor... Bunlara paralel olarak, insan bu doğal akış içerisinde, bulunduğu pozisyonu meşru  ve referans noktası alarak yeryüzünden kendi adına hissesini ve hak ettiğini istiyor. İsteğine karşılık vermeyen, arzusuna sırt çeviren her durumu ve koşulu kendisine karşı ilan edilmiş bir savaş  ve tehdit unsuru olarak görerek,  güç ve kontrol istencinde bulunuyor. Bu varoluş formatında bir araya gelen tüm insanlar ve uluslar doğayı ve diğerlerini kendine adapte etmeye,  etkisi altında bırakmaya ve tahakküm ile kontrol etmeye ve yönetmeye çalışıyor. Hal böyle olunca evrensel manada bir kaos ve adil olmayan  bir düzen baş gösteriyor. Tüm insanlık ilk önce ulusal sonra toplumsal, kültürel, ekonomik, bölgesel, politik, dini, etnik ve mezhepsel şekilde gruplaşarak bölünüyor…Atomize olmuş bu parçalar bu kez aşağıdan yukarıya dikey olarak güç mücadelesi veriyor ve uluslararası adaletsizlik yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya olacak şekilde yayılıyor ve dalga dalga genişliyor.

Böylece tekil iradenden gelen sayısız istek, kaotik şekilde toplumlar ve uluslar üzerinden yayılıp çoğalarak doğayı kendileri için bir “cennet olmaya” zorluyor. Kaotik, istikrarsız ve tutarsız arzu ve istekler doğanın sınırlı kaynakları karşısında gerilerek kaosu, istikrarsızlığı, şiddeti, rekabeti ve güç arzularını şiddetlendiriyor.  Bu şiddet ve kaos hali genel ahlak yasaları, dinler, hukuk ve eğitim sistemleriyle bir miktar yatıştırılsa da, bir süre sonra artan bir  tempoyla kaldığı yerden baş göstermeye devam ediyor.

Peki bu rekabet ,çatışma ve adaletsiz yapı nasıl sonlandırılır?

Daha doğmadan çatışma, rekabet, savaş ve bencillikle donatılmış ardından yeryüzüne yayılmış bu canlının yaşadığı yer yüzünde, mutlak bir adaletin sağlanması pek kolay gibi görünmüyor. Fakat yapılacak bir şeyler olmadığını söylemekte kolaycı ve ucuz bir bakış açısını çağrıştırdığından yapılabilecek şeyler hakkında konuşmakta pek tabi mümkün..

Bu adaletsizlik ve eşitsizlik sorununun büyük ölçüde, alternatif bir eğitim modeliyle kısmen bastırılabileceğini, şiddet ve güç arzususun ise barış kavramının gölgesi altında sakinleştirilebileceğini düşünüyorum. Çünkü eğitim olgusu içimizdeki “şeytana” karşı  elimizdeki en güçlü silahlardan biri…Bu yeni eğitim sistemi öncelikle insana doğasından gelen kötülüğü gösterip onunla yüzleşebilmesini sağlayabilmeli;  aynı zamanda bu yeni sistem bireye, içindeki bu küçük şeytanı ters yüz etme cesareti ve bilgeliği aşılıyabilmeli; empati, şefkat, değişik düşünce, inanç ve  farklı insanların varlığını kabul ettirmeyi bilmeli…Bu eğitim modeli yaşamın “diğerleriyle” bir arada, farklı ve çeşitli olanla devam eden bir yolculuk olduğu fikrini salık vermeli.. Gücün, mücadelenin ve rekabetin insanın önce içerisinde başladığını, ilk zaferin içerideki isyan ve mücadele karşısında verilmesi gerektiğini ana fikir olarak sunmalı…dahası organizma düzeyinde başlayan çatışma, rekabet ve savaşın evvelce “içeride” olduğu, “dışarıdaki” rekabet ve savaş ortamının buradan alevlendiği, öncelikle her bireyin kendi içerisindeki ateşe su dökmesi gerektiği deklare edilmeli…

Bu yeni pedagojik model, aslında doğadaki kaynakların kıt değil insanın içerisindeki isteklerin fazla ve abartılı olduğunu, bunların büyük bir kısmının ne sahibine ne de insanlığa bir yarar sağlamadığını vurgulamalı… Ek olarak bu yeni anlayış, küresel barışın evrensel ahlakın ve adil düzenin;  ihtiyaçlar ile  sınırsız arzular arasındaki  farkı bilen,  sınırsız isteklerini etkileyebilen, onları kontrol edebilen ve de onları denetleyen  insanların çokça olduğu bir yerde  mümkün olabileceğinin altını çizmeli.

Sonuç olarak; küresel çatışma, rekabet ve savaş hali bana kalırsa öncelikle başladığı yerden yani insanın kendisinden hareketle ele alınmalı; evrensel adalet fikri hakların verildiği bir şey olarak değil , hakların korunduğu ve saygı gösterildiği, dahası hakların engellenmemesi şeklindeki bir kabulle vurgulanmalı….  Bu yeni anlayış ile; diğerinin, kötünün, ötekinin, şeytanın dışarıda değil öncelikle içeride aranması, daha sonra dikkatin dışarıya verilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmalı ve bu yönde evrensel bir farkındalık tesis edilmeli… Nihayetinde değerin ve anlamın çok olanı  istemede değil,  makul ve yeterli olanı talep etmekten geldiği kavrayışına geçilmeli…Böylelikle bu yeni eğitim paradigması, ötekine dair bir kültür kavrayışı getirir dahası bu kültürel kavrayış yeni ve büyük bir uygarlığın kapısını açabilir....

Tüm bunlar sağlanmadan, devam eden haliyle insanın yeryüzüne adalet, barış ve hoş görü kazandırması ancak ve ancak yarattığı yapay zekalı bir yazılımla sağlanabilir fakat insanın içindeki kötülüğü de yazabilme becerisi, bu konuda da tereddüt ihtiva edeceğinden, bu anlamda da pek iyimser değilim. Bu işe nereden başlanabilir tam olarak ben de bilmiyorum fakat bu yolda küçük bir adım küçük bir değişiklik bile çapından büyük bir anlam ve önem barındırabilir…  Söz gelimi, İktisat biliminin tanımından doğadaki kaynakların sınırlı olduğu kısmı çıkarılabilir veyahut sınırsız  insan isteklerinin altı vurgulanmak amacıyla çizilebilir ve koyu hale getirilerek asıl problemin nerede olduğuna dair yeni bir perspektif önerilebilir….

Bu küçük değişiklik belki de büyük bir dönüşümün ilk adımı olabilir…Kim bilir…

Yeter ki küçük bir başlangıç yapılsın...Akabinde evrensel adaletin ruhu ve içinde yaşadığımız canlı doğa, buna mutlaka pozitif bir cevap verecektir…

 

Bu blogdaki popüler yayınlar

Benlik ve İzlenim Algısı

Kuantum Evreni ve Deterministik yasalar arasında Özgür İrade Problemi

Entropiden Harmoniye; Sanatın Anatomisi